| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

MAGAZİN AJANI

Yazılar arşiv 09.2008 Other entries in 2008-09 resimler , videolar

'Soyadını değiştirdim, artık Bay Müfteri'

CHP'li Kılıçdaroğlu'nun Fırat hakkındaki iddialarına sert yanıt geldi

VATAN


"Sayın Kılıçdaroğlu'nu delilleri göstermesi için uyardım. Herhalde yeni deliller olduğunu bunları açıklaması gerektiğini söyledim. Bundan iki gün önce Kanal 24'te çağrıda bulundum. Şüphe uyandıracak bir ön delil sunması halinde derhal istifamı yazıp siyasi hayatımı sonlandıracağım demiştim. Ben mahkeme kararlarıyla bunu kanıtladığım takdirde istifa edecek karaktere sahip olmadığını bildiğimden "Ben müfteriyim" desin ben kendisini affedeceğim demiştim.

Dün çok iyi bir fırsat yakalamıştım. Bir TV kanalı ikimizi davet edeceğini söyledi. İlk gördüğümde de Kılıçdaroğlu'nu kutlamak istiyordum. 18.00'de gittiğimde Kılıçdaroğlu'nun orada olmadığını gördüm. En son 15.00'de Baykal'da izin istediğini söylediler. Ben bir kez daha rica ettim. Yayın sürecinde dahi Kılıçdaroğlu'nun katılmasını istedim. Gelmediler.

Yine bir çağrı yaptım ne zaman hangi TV'de istiyorsa bir araya gelebileceğimiz söyledim. Hala cevap alamasam da ipe un serdiğini duydum. TBMM'de basın toplantısı yapacakmışısz. Bu aptalca bir şey, korkaklık. Sayın Kılıçdaroğlu'nun bundan sonra müfteri ilan ediyorum. Soyadını kullanmayacağım. Bundan sonra "Bay Müfteri" dediğimde bu şekilde anlamanızı rica ediyorum."

" Kaçakçılık ve uyuşturucu iddiları tamamen yalandır ve bu mahkeme kararıyla tespit edilmiştir.

Eroin konusunun iki kaynağı var. Vatan'ın manşeti: "Eroin konvoyunun sırrı" Benim resim var. İlk baktığınızda Dengir Fırat eroin kaçakçısı. Haberin devamında gerçeği görüyorsunuz. O zaman benim resmim niye orada? Dava açamıyorsunuz. Dava açarsam diyecekler ki 'Şirketin bir ilgisi yok' bunu haberde belirttik. İkincisi meşhur Aydınlık Dergisi. 29.6.2008 sayılı dergisi. Vatan Gazetesi'ne atfen yazıyor.

Ama Vatan kadar akıllı davranmıyor. Hemen biz de suç duyurusunda bulunuyoruz.

Hangi TV'de bu iddiada bulunmuşsa o moderatörle geniş bir katılım sağlayarak bu tartışmaya çağırıyorum.",kaynak,vatan

Anadolu-İstanbul meydan muharebesi-3

Bugün devam eden Doğan-Erdoğan çatışmasının sisteme ait, sisteme dönük bir çatışma olduğunu, münferit bir nitelik taşımadığını son iki yazımda vurguladım. Nedeni, ortaya yeni bir siyaset coğrafyasının çıkmasıdır.
Bu coğrafya kendisini özellikle büyük şehir varoşlarında ve gecekondu mahallelerinde sergilemektedir. Buna mukabil Anadolu'da da yeni bir burjuvazi doğmaktadır. Bu burjuvazinin ekonomik gücü yükselmiştir. Böylece ortaya çıkan bu yeni yapı daha önceki köylülük dönemlerindeki gibi kontrol edilebilir olma özelliğini yitirmiştir.
Bugünkü iktidar bu kesimler tarafından oluşturulmuştur. İktidar da o kesimleri desteklemek zorundadır. Bunun yolu Türkiye'de siyasetin neredeyse asli işlevinden geçer. Yani, iktidar kontrol ettiği rantları bu kesimlere aktarmak zorundadır. Bunlar artık bilinen şeyler. Bilinmeyen veya yeni olan iki nokta ise şunlar:
1. Bugünkü kavga Anadolu ile İstanbul burjuvazisi arasında cereyan ediyor. Doğan-Erdoğan tartışması yarın bastırılır. Ama bitmez. Nedeni açık: AKP, askeri muhtıraları, kapatma davasını aştı. Böylece sistem kendisini istemese de yerleşik bir parti niteliği kazandı. Bir anlamda sistemi geriye itti. Bu özelliğiyle AKP'ye karşı sistemik bir muhalefet arayışı yoğunlaşarak devam edecektir.
Ben o muhalefetin gitgide artan bir dozda İstanbul burjuvazisinden geleceği kanısındayım. İstanbul sermayesi daha önceki dönemde (2007 seçimleri) AKP ile koalisyon yapmıştı. O koalisyon Kürtler, Aleviler, liberaller, entelektüeller gibi farklı toplum kesimlerini de kapsıyordu. Fakat zamanla AKP'nin ideolojik yanının ortaya çıkmasıyla birlikte koalisyon parçalanma eğilimine girdi. Bundan sonrasında ise burjuvazi AKP'ye desteğini açık bir biçimde geri çekebilecektir. Çünkü, bu kavgada taraf olmazsa, tavır almazsa altındaki zeminin boşalacağını hissetmektedir. Bu, şimdilik yatıştırılsa bile kavganın devam edeceğinin çok önemli bir göstergesidir.
Şunu da ekleyeyim : AKP sadece Anadolu burjuvazisinin partisi değildir. Daha önce yukarıda da belirttim. AKP çok geniş ölçüde yoksulların, ezilenlerin, varoşların, gecekonduların partisidir. (Kentsel burjuvazinin partisi "solcu" CHP'dir.) Bu kesimin bu kavgadan memnun olduğu kesindir. Bu kavga özellikle bu kesim tarafından desteklenmiştir. AKP'nin ve Erdoğan'ın bu kavgayla mesaj vermek istediği ana kesim budur. Ama...
2. Eğer daha ayrıntılı olarak bakılırsa bu kavgadan en çok rahatsız olan taraf Anadolu burjuvazisi dediğim çevredir. O kesim daha 1960'ların sonundan itibaren hazırlanıyordu. Daha sonra Erbakan'la birlikte siyasallaştı. Erbakan o çevreyi güçlendirdi ve 1973'te de 1995 sonrasında da iktidara taşıdı. Bu büyük bir imkandı.
Fakat aynı Erbakan sistemin dışladığı bir siyasetçiydi. İşbaşına geldiği her dönemde orduyla ve çeşitli çevrelerle zıtlaştı. Tayyip Erdoğan ve AKP'nin oluşturulmasının en önemli nedenlerinden birisi devletle ve sistemle kavga etmeyen yeni bir iktidar aracı yaratmaktı. Çok zor dönemlere ve birçok dışlamalara rağmen Erdoğan uzun süre bu işi başardı. Her defasında daha uzlaşmacı bir siyasetçi profili çizdi. Nihayet bu kavganın ve uzun süredir sistemle devam eden gerilimin (haklı haksız) devletle çatışma içinde olmamayı hedefleyen o kesimleri tedirgin ettiği kanısındayım.
Buradan geleceğe dönük olarak söylenecek şey şudur: önümüzde yerel seçimler var. Kavga belki taraf, belki görüntü, belki içerik değiştirecektir ama alttan alta veya açıkça devam edecek, yeri geldiğinde büyüyecektir.
Çünkü Türkiye dönüştürülüyor!,,,kaynak,saban

Muharebe ile asıl savaş

Hasan Bülent Kahraman iki yazıdır "önemli bir tahlil" yapıyor...
"Erdoğan-Doğan tartışması"nı büyük bir çatışmanın, "Anadolu-İstanbul meydan muharebesi"nin, "Anadolu ve İstanbul burjuvazileri kapışması"nın, "rant ve paylaşım savaşı" nın zirvesi olarak değerlendiriyor.
Bunu daha ayrıntılı tartışmaya çalışmak isterim ben de.
Daha sonra.
Seri yazıları tamamlanınca.
Şu kadarını söyleyebilirim.
Bir çatışmayı, sadece çatışmaya bakarak anlayamazsınız.
Esas açıklayıcı olabilen çoğu zaman "uzlaşma"dır.
"Çelişki"nin hakikaten "devrim"e mi yol açtığı, yoksa "devrim" sanılanın içinde yeni bir denge olmakla birlikte, "sınıfsal tahakküm"ün benzer biçimde yeniden üretimi manasına mı geldiği, hangi harbi çelişki karşısında "büyükler"in uzlaştığıdır.
İçeride ve dışarıda, Anadolu'da ve İstanbul'da mutabık kalınan temel nedir?
Çatışma halinde dahi esas mutabakat zemini, esas sağlam ve ortak sahne nedir? Kimlere karşı ve neden yanadır?
Ve sistem eninde sonunda neyi yeniden üretmek, kimlere sürekli hükmetmek üzeredir?

Fener denizi
Daha sonra ayrıntılarıyla tartışmak istediğim, bu zaviye.
Esasında, akademisyen ve "aydın" değil, "gazeteci" olduğum için, yıllardır, tersaneden dershaneye, bankadan askeriyeye, medyadan alışveriş merkezlerine, "hayattan, hayati örnekleri" görmeye, duymaya, anlamaya, anlatmaya çalışıyorum.
AKP iktidarının, bunca "yabancılığa" rağmen "küresel piyasa" ile eklemlenmede geçmişe göre daha "başarılı" olmasının önemli bir sebebi de şu:
"İyice esnemiş ve emek örgütsüz piyasa"nın, benim tabii ki bazen abartılı görünen ifadeyle "köleci piyasa" dediğim düzenin "İstanbul'da da Anadolu'da da... Yerel sermaye için de, yerli sermaye için de, yabancı sermaye için de, küresel sermaye için de" parlak biçimde oturtulma çabası.
Peki, insanlar "kafadan köle" olmak istemeyeceğine göre... Kitlesel destek nereden?
Kimi itiraz ediyor zaten, ama kiminin hiç itirazı yok.
"Deniz Feneri" gibi şaibeler (suçlar) ile zanlıları (mahkûmları), sadece "yolsuzluk, usulsüzlük, cebe, yandaşa, siyasete finans" görme ve gösterme arzusu hakikate tek gözle bakmak olur mesela.
Bu "taşıma sular"ın, "insanlara hak, hukuk, bağımsız ve örgütlü mücadele" den ziyade, kısa sürede daha etkili, daha vicdani ve insani görünen "merhamet, hayır, yardım, kol kanat" ve dolayısıyla "siyasi kanaat" taşıdığını, hayatlarına yama yapıp umutçuk verdiğini hiç kavramamak olur.
Aç bir insan için bir kilo pirincin ağırlığını, büyüklüğünü küçümsemek, dolayısıyla insanı ve ülkesini, milyonlarca yoksulluğu asla tanımamak olur.
Amerikan İç Savaşı'nı bilenler, "Kuzey'in vaat ettiği özgür emek piyasası" karşısında, çok sayıda "köle siyah"ın, ırkçılar bir yana da, neden "Güney'in iyi kalpli toprak (ve köle) sahipleri"ne bağlı ve bağımlı kaldığı üstüne dahi düşünebilir.

Köleci piyasa
"Şimdi tartışmayacağım" dediğim şeyi tartışmaya başladım.
Keseyim.
Benim için kilit kavram "Köleci piyasa düzeni".
AKP, kendini bir açıdan da buna adamış iktidar oldu.
"İstanbul"un bir itirazı oldu mu? "Laik, demokratik Batı"nın?
Hikayenin bir yüzü de bu.
İşte o yüzün en çarpıcı örneklerinden biri, Milli Eğitim Bakanlığı'nın kızdığı ifade ile, "Eğitimin emek piyasasında köleleştirilmesi... Esnetilip mevsimlik işçileştirilmesi, ameleleştirilmesi."
Günlerce yazdım. Yüzlerce yüzlerce "yılgınlık, kırıklık" öyküsü yollandı bana.
Şimdi konunun uzman gazetecileri, Pervin Kaplan ile Nergis Demirkaya "dizi dizi" yazıyor Sabah'ta.
Basit ve bayağı bir sistem:
Kadrolu öğretmen sayısını nispi olarak azaltıp boşlukları "sözleşmeli" ve "ücretli" öğretmenle doldurmak, yani idare etmek. Büyük bir "aday ordusu" nu da bekleterek, sözleşmeli ve ücretliye, her işe, geçiciliğe ve esnemeye razı kılmak.
"Masrafları epey azaltan" bir sistem. IMF'nin dayattığı, küresel ve yerli (İstanbullu, Anadolulu) sermayenin hep terennüm ettiği "bütçe disiplini".
Kendine, geleceğine, eğitimine, mesleğine güvensiz; her an işsiz kalmaktan korkan; kolayca boyun eğen; razı olan, rıza gösteren, o haline bile şükreden; amirinden, müdüründen ürken; kaderi iki dudak arasında; bağımlı; dayatılanı kabullenen; eleştirel düşünce öğretmek bir yana kendisi eleştiriden men edilen; oradan oraya sürüklenen; geçici, uçucu; ayakta durabilmek için torpil ve "hatırlı kişi" peşinde koşan; parti ve bürokrasi kapıları aşındıran; birbiriyle dayanışmadan ziyade meslektaşını rakip ve hasım belleyen; dershanelere ve özel okullara ucuzlamış emek halinde boca edilen "öğretmen"; bedava kitapla kutsanıp "bedava" öğretmenle aşağılanan "kamu" eğitimi.
Hikâyenin böyle sayfalarını "Anadolu-İstanbul muharebesi"yle izah edemezsiniz.
O "muharebe" yine vardır tabii, ama esas "Büyük savaş" (hâlâ) başka türlüdür!
Okul sınıflarında da, öteki sınıflarda da.,,kaynak,,sabah

Bir musibet, bin nasihatten evladır

Almanya'daki "Deniz Feneri e.V" adlı derneğe ilişkin dava sonuçlandı. Yargıç Johann Müller, yargılanan üç sanığın da dolandırıcılık suçundan mahkûm olduklarını açıkladı.
Frankfurt kentindeki davada, mahkeme, Mehmet Gürhan'a beş yıl on ay, Mehmet Taşkan'a iki yıl dokuz ay, Firdevsi Ermiş'e ise bir yıl on ay hapis cezası verdi.
İslami kesimin önde gelen entelektüellerinden Ali Bulaç, bu davanın muhafazakâr kesimde travma yarattığını söylüyor.
İnsanların ceza görmesi ya da toplumsal bir kesimin hayal kırıklığına uğraması elbette iyi değil. Ancak olaya öteki açıdan da bakmak gerek:
Uzun yıllardır cemaatçi bir zihniyetle, " o suç işlemez ", " bu haram yemez ", " şu kötülük yapmaz " denildi.
Halbuki " hırsızlık ", " dolandırıcılık ", " yolsuzluk ", " emniyeti suiistimal " gibi olaylara herkes karışabilir.
O halde " insan odaklı ", yani kimlikçi/cemaatçi bir suç anlayışından vazgeçmek gerekiyor. Onun yerini " hukuki ve akılcı " bir kavrayış almalı.
Bu da aynı zamanda, " insana dayalı " bir organizasyon anlayışını terk etmeyi şart koşuyor.
Açmaya çalışayım:
" Müslüman suç işlemez. Ahmet de bir Müslüman. O halde Ahmet suç işlemez " türü bir mantık yürütmenin ne kadar yanlış olduğunu, Almanya'daki bu dava gösterdi.
Almanya'daki Müslüman Türkler; " Ahmet bizdendir, haram yemez " diyerek insani yardım için para verdiler. Bunun karşılığı olarak makbuz istemediler. Paraların neredeye gittiğini soruşturmadılar. Yıllarca Ahmet'e, Mehmet'e, Ali'ye, yani "insana dayalı" bir organizasyona güvendiler.
Halbuki bu organizasyon hakikaten "hukuki ve akılcı" kurallara göre işleseydi; hem paralar doğru adrese giderdi, hem de bugün ceza alan kişiler suç işlemezdi.
Daha doğrusu işleyemezlerdi.
İnsana dayalı, cemaat ve kimlik temelli kuruluşlar, suiistimale açık yapılardır. Bir süre saat gibi işleyebilir, harika işler başarabilirler.
Ancak burada " mama " olduğunu göre bazı kişiler, yavaş yavaş oraya yanaşır. " Çanağında bal olsun, Bağdat'tan gelir arısı " lafı boşuna mı söylendi?
Dernekte, vakıfta, kurumda görev yapan onlarca, yüzlerce çalışan arasından mutlaka çürük elmalar çıkar.
Kuraldır: Eğer sistemi, çürük elmaları içinde barındıracak biçimde kurarsanız; o çürükler, bir süre sonra sağlam elmaları da bozar.
Bugüne dek Müslüman dayanışmasına çok önem veren muhafazakâr kesimin, artık "hukuki ve akılcı" organizasyonlara geçmesi gerekiyor.
Hem Kayserili, hem Konyalı işadamları şöyle demişti: " Rekabet ve ihracat bizi disiplinli hale getiriyor. Artık her şeyi kayıt altına alıyoruz. Ham maddenin bir gramının dahi heba olmamasına özen gösteriyoruz. Yabancıların koyduğu kurallar sayesinde ürünlerimiz standart hale geldi. "
İşte ekonomik alemdeki bu rasyonelleşmenin, toplumsal dayanışma kuruluşlarında da işlemesi gerekir.
Cami yaptırma derneğine bağış yapan Müslüman, " Hani bunun imzalı, mühürlü resmi makbuzu " diye sormaya başladığı gün, modernleşmede bir adım daha ileriye gitmiş olacağız.
Bir musibet, bin nasihatten evladır!,,kaynak,sabah

Açık mektuplar aslında okurlara yazılıp gönderilir

Şahin Alpay Zaman'da, Hasan Cemal de Milliyet'te, Başbakan Erdoğan'a yazdıkları "Açık Mektup" ları önceki gün yayınladılar.
Hasan Cemal'in açık mektubunun ikinci sayfası da dün yayınlandı. Mektubun yarın da devam edeceğini yazmıştı dün sevgili Hasan Cemal.
Bu köşe yazılarının açık mektuplara dönüşmesi, aslında biraz gariptir.
Yıllar önce bir televizyon kanalındaki canlı yayında açık oturum yönetiyordum.
Konuşmacılardan bir söz alıp, şöyle demişti:
- Sayın Barlas... Şimdi çok özel ve çok önemli şeyler açıklayacağım. Bunların aramızda kalmasını rica ediyorum.
Ben de teminat vermiştim ona:
- Sayın konuşmacı, ne söyleyecekseniz çekinmeden söyleyebilirsiniz. Bunları sadece siz, ben, diğer konuşmacılar ve televizyon izleyicileri duyacaktır.
Gazetelerdeki köşelerdeki açık mektuplar da biraz buna benzer.
Hakkı Devrim'in deyişi ile "Köşe kadıları" olan bizler zaten her gün açık mektuplar yazmaktayız.

Reagan, İnönü, Özal
İktidardan muhalefete, Amerikan Başkanı'ndan Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri'ne kadar uzanan alanlardaki her ileri gelene ve her ileri gidene uyarılar yapıyoruz, yollar gösteriyoruz.
Neticede sırtımızda "Gazeteci sorumluluğu"ndan ve "Meslek ilkeleri"nden başka küfe yok.
Uyardığımız ve yol gösterdiğimiz yöneticiler ise, yazılarımızı işlerine geldiği zaman okuyorlar.
Amerikan tarihinin en fazla kamuoyu desteğine sahip müteveffa Başkanı Ronald Reagan, aleyhindeki yazıları hiç okumadığını her fırsatta açıklardı mesela.
Bizde rahmetli İsmet İnönü ise, hakkındaki her yazıyı lehte veya aleyhte olmalarına bakmadan mutlaka okurdu.
Mesela Yapı Kredi tarafından yayınlanan İnönü'nün not defterlerinde, İlhan Selçuk'un ve İlhami Soysal'ın yazılarına 1960'lı yıllarda nasıl sinirlendiğine ilişkin notlarını görürsünüz.

Okumazlar ki
24 yaşımdayken 2'nci Dünya Savaşı'nda izlediği politikalar üzerinde Cumhuriyet'te yazdığım bir yazı üzerine, beni arayıp teşekkür etmişti rahmetli İsmet İnönü.
Demek istediğim şu:
Bazı yöneticiler (ve siyasetçiler) ne yazarsanız yazın sizi okurlar, bazıları da kendilerine gönderilen "Açık Mektup" ları bile okumazlar.
Kuşkunun egemen olduğu, her taşın altında buzağının arandığı toplumlarda ise, açık mektuplar değil, özel telefon konuşmaları ya da kapalı toplantılardaki diyaloglar daha fazla ilgi çeker.
Şahin Alpay'ın ve Hasan Cemal'in açık mektuplarını bu şekilde ele aldığım için, onları yanlış bulduğumu söylemek istemiyorum.
Açıkçası ben de rahmetli Turgut Özal'a açık mektuplar yazmıştım.
Bu mektuplardan bazılarında "Hukukun üstünlüğü" ilkesinin ne anlama geldiğini anlatıp, Özal'ın "Hukuk sadece mantıktır" şeklindeki mühendisçe yorumunun eksikliğini anlatmaya çalışmıştım. Bazı açık mektuplarda da, siyasetçinin ve ailesinin sırça köşklerde yaşadıklarını ve dikkatli olmaları gerektiğini vurgulamaya çalışmıştım.
Özal'la hemen her gün görüşürdüm. Her gün de gazetedeki köşemde yazardım.

Asıl adres nedir?
Neden böyle açık mektuplar yazmak gereğini hissettim bilmiyorum.
Bu açık mektuplar galiba yazılana değil, okurlara gönderiliyordu.
Açık mektupları yazanlar "Ben bu siyasetçiyi destekliyorum, ama onun taraftarı da değilim, ona bağımlı da değilim. Bakın işte onu eleştirebiliyorum" demek istiyorlardı.
Bu konuyu da bir fıkra ile bağlayayım. Okyanustaki bilimsel araştırma için aylarca deniz üzerinde bir gemide kalan bilim adamı, kaptana "Yalnızlıktan bunaldım. Bir kadın arkadaş yok mu gemide" diye sormuş.
Kaptan da "Gemide kadın yok ama, kabul ederseniz geminin Çinli aşçısı size eşlik edebilir" demiş.
Bilim adamı kaptana yine sormuş:
- Ama Çinli aşçı ile bu beraberliğimi sadece siz , ben ve Çinli aşçı bilecek.. Sadece üç kişi bilecek bunu, değil mi?
Kaptan gülmüş:
- Hayır bu beraberliğinizi beş kişi bilecek... Siz, ben, Çinli aşçı ve Çinli aşçının kollarından tutan iki tayfa bilecek, demiş.
Açık mektupları da, bu mektubu okuması gereken dışındaki herkes okur.,,kaynak,sabah

Kızılderilileri kim öldürdü?

Hikayeyi, hatırladığım kadarıyla yazıyorum. Gene de meramımı anlatmaya yetecektir.
Sovyetler Birliği döneminde, bir Sovyet vatandaşı, komünist sistemle ulaştıkları yüksek teknolojiyi öve öve bitiremez. Bir Amerikalı tanıdığını, "istersen gözlerinle gör" diye ülkesine çağırır. Fakat işler istediği gibi cereyan etmez; ileri teknoloji, aslında eskimiştir ve her yönüyle aksamaktadır. Amerikalının karşısında mahcup düşen Rus, birdenbire muhatabına çıkışmaya başlar: "Ama siz de Kızılderilileri öldürdünüz."
Tam, dam üstünde saksağan dedikleri bir tarz değil mi?
Şaban Dişli olayı tartışılırken, AK Parti sözcülerinin CHP'ye çatarak, "Ama Önder Sav da, 'Telefonlarım dinleniyor' diye iftira atmıştı" demeleri ve hadiseyi bambaşka bir mecraya dökmeleri üzerine bu hikaye aklıma gelmişti.
Şimdi de konumuz Deniz Feneri ve Türkiye'deki bağlantıları. İddianameyi yazan Aydın Doğan değil. Almanya'daki ve Türkiye'deki şirketlerin hem isimleri benziyor, hem yönetimdeki şahıslar aynı. Kuşku duyulacak tonla sebeb var.
"Ama Aydın Doğan da, Hilton arazisinde inşaat emsalini arttırmanın peşinde; pahalı kağıt ithal edip, küçük yatırımcıyı mağdur ediyor. POAŞ hisselerini 2005'te ucuza kapatmıştı" diye ortaya çıkmanın, "Amerikalılar da Kızılderilileri öldürmüştü" demekten bir farkı var mı Allah aşkına!,,kaynak,sabah

Barış güvercini ve akreditasyon

Akreditasyon uygulamasının daraltılmasına çok memnun oldum. Aslında Zaman, Samanyolu, Kanaltürk, Bugün ve Vakit'i de içine alacak biçimde, tamamen kaldırılmalı.
Gazete ve televizyon kuruluşlarının yanı sıra, şahıslara yönelik de akreditasyon uygulaması mevcut. Buralarda bir düzeltme yapılıyor mu acaba? Böyle bir ayrımcılık hiç hoş değil. Hele, geçtiğimiz yıl yayınlanan bir andıçta, akretidasyonun ne şekilde açıklandığını hatırlayınca, "uygunsuzluk" daha da belirgin hale geliyor. Andıç şu tarifi veriyordu: "Akreditasyon, Genelkurmay Başkanlığı'nın basın kuruluşlarına ilişkin güven değerlendirmesidir... Güvenilir olarak değerlendirilmeyen basın yayın kuruluşlarına akreditasyon verilmeyerek, bunların kamuoyu nezdinde itibar görmemesi de sağlanmıştır."
Madem akreditasyon dışı bırakma bir itibarsızlaştırmadır, şahıslara yönelik uygulamadan da hemen vazgeçmek gerekmez mi?
Akreditasyon dışı kalanların kendilerini nasıl hissettiğine dair ipuçlarını, 27 Mayıs darbesini müteakip duygularını kaleme alan bir milletvekilinin yazdıklarında bulabilirsiniz.
"... O mahut 27 Mayıs sabahından beri başımıza gelenler bir sinema filminin fragmanları gibi hayalimden geçiyor. Kapının açılmasıyla beraber, tabancasını göğsüme dayayan o genç teğmenle, arkasındaki o süngülü iki Harbiyeli, sahiden benim her rast geldiğim yerde gözlerimle okşadığım sevgili Harbiyeliler miydi? Evden ilk önce götürüldüğümüz Harbiye'de, bin türlü hakaretle bizi tartaklayan, küfreden subaylar, en küçük bir kıtası önümden geçerken, kendimi tutamayıp ağladığım o gözbebeğimiz ordumuzun, bizim ordumuzun subayları mıydı? Bizi İstanbul'a götürürlerken, tomsonlarını göğsümüzden ayırmayan, hakaret ve kin dolu gözleriyle bize yiyecek gibi bakan bu insanlar, her uçak kazasında gözyaşlarımızla matemini tuttuğumuz bizim sevgili Havacılarımız mıydı? Onlar neyi ve kimleri ablukaya almışlardı? Onlar kimdiler ve biz ne idik?.." (Burhanettin Onat)
İşte akreditasyon mağdurları zaman zaman duygusallığa kapılıp, 27 Mayıs mağduru Burhanettin Onat'ınkine benzer hisler taşıyabiliyor. İlker Başbuğ, madalyonun diğer yüzünü görmeye çalışmalı. Zira, bir ayrımcılık alâmeti farikası olan akreditasyon, Türk Silâhlı Kuvvetleri'ne yakışmıyor.,,kaynak,sabah

Özkök, banka ve SABAH

Ertuğrul Özkök dün köşesinde SABAH'ın satış sürecine değinmiş.
SABAH'ın ucuza gittiğini ima etmiş.
Hafızası onu yanıltmış.
Çünkü SABAH kendisinin elinde dosyayla TMSF'ye yaptığı teklifin iki katından fazlasına satıldı.
Bunun altını özellikle çiziyorum çünkü bu sayede SABAH Grubu'nun kamuya tek kuruş borcu kalmadı.
Yani SABAH iddia edildiği gibi ucuza satılmadı.
Bu ülkede medya-ticaret ikileminin yarattığı sıkıntının bedelini doğrudan bu grup yaşadı.
Bizler gazetemizin birkaç kez sahip değiştirmesine, çalışanların evine ekmek götürememesine tanıklık ettik.
SABAH'ın yara aldığı dönemde basında çoksesliliğin nasıl zayıfladığına, reklam piyasasına bir grubun nasıl tek başına hâkim olduğunu gördük.
Bunun bedelini sadece biz değil, bütün Türkiye ödedi.
Bugün de ödemeye devam ediyor.
Dileriz içinde bulunduğumuz bu dönem medya-ticaret ilişkilerinde yepyeni bir sürecin açılmasına yol açar.
İkinci olarak Özkök, SABAH'ın yeni sahibi ile ilgili bir iddiada bulunuyor.
Ben bankacılık işlerinden anlamam.
Özkök gibi hem yayın yönetmeni, hem icra kurulu üyesi, hem holdingin en üst düzey iki yöneticisinden biri değilim.
Sadece gazeteciyim.
Dün öyleydim, yarın da öyle kalacağım.
Bu kişisel bir tercih meselesi.
Yine de dün Hürriyet'i okuduğumda şöyle bir ikilemle karşılaştım.
Özkök, Çalık'ın bankasının mevduat toplama izni peşinde olduğunu yazıyor.
BDDK bu izni verince, Çalık bankasını satıp SABAH'ın borcunu bir kalemde ödeyecekmiş.
Yani mevduat toplama izni olan bankayı 1 milyar doların üstünde bir fiyata satacakmış.
Dediğim gibi, bu konular benim uzmanlık alanım değil ama Özkök'ün yazısının çıktığı Hürriyet'in ekonomi sayfalarında Adabank'ın satışıyla ilgili bir haber vardı.
Adabank bildiğim kadarıyla mevduat toplama yetkisi olan, şubeleri bulunan bir banka.
Bu banka önceki gün TMSF tarafından satışa çıkarıldı ve Sinpaş Grubu tarafından satın alındı.
Sinpaş mevduat toplama yetkisi olan bu bankaya kaç para verdi, biliyor musunuz?
Tamı tamına 57.1 milyon dolar.
1 milyar küsur dolar nerede, 57 milyon dolar nerede?
Ya TMSF mevduat toplama yetkisi olan bir bankayı ucuza satarak Hazine'yi zarara uğrattı ya da Özkök ölçüsüz atıyor.
Sizce hangisi geçerli dersiniz?,,kkkkaknak,sabah

'Kovulduk ey halkım.

Ahmet Hakan, Türk basınının yıldızı parlayan yazarı. Çarpıcı konuları kendine has üslubuyla ele alıyor.
Kalemi çarpıcı olduğu kadar haksızlıklara karşı açtığı mücadeleyle de biliniyor!
Hakan, Emin Çölaşan, POAŞ pazarlığı yüzünden Hürriyet'ten atılınca kıyameti koparmıştı!
Hatırlıyorum, kanal kanal dolaşıp bir yazarın fikirleri dolayısıyla gazetesinden atılmasının ne kadar yanlış olduğunu anlatmış, köşesinden gazete yönetimini topa tutmuştu!
Hakan'ın öfkesini zor bastırmışlardı.
Şimdi de haklı olarak Nazlı Ilıcak'ın durumunu merak etmiş, birtakım iddialarda bulunmuş.
Kendisini aydınlatayım da, yanlış fikre kapılmasın.
Bir yayın yönetmeni, gazetesinde zaman zaman düzenlemelere gider. Siyaset, yaşam yazıları dengesini gözetir.
Biz yazarımızın yazılarına ne müdahale ettik ne de son verdik sevgili Ahmet, sadece sayfa düzenlemesine gittik.
SABAH'ın bütün sayfaları değerlidir, her birinde de birbirinden kıymetli insanlar yazmaktadır.
Umarım basın özgürlüğü konusundaki hassasiyetini tatmin etmişimdir.,,kaynak,vatan

Deniz Feneri Türkiye için utanç verici

Deniz Feneri Türkiye için utanç verici bir olaydır. Halkın yardımseverlik duyguları sömürülerek milyonlarca Euro'luk bir yolsuzluğa imza atanlar, bu ayıpla ölene kadar yaşamak durumundadır.
Burada mahkemenin verdiği karardan çok, kendi vicdanlarına verecekleri hesap önemlidir.
Ama insanların fitrezekât parasını iç etmekten çekinmeyenlerin bu konuda pek rahatsız olacağını sanmıyorum.
Mahkemenin sanıkları "dolandırıcılık" suçundan mahkûm etmiş olması, olayın boyutlarını ortaya koymaktadır.
Mahkeme kararı, skandalın Türkiye'ye ulaşan boyutları olduğunu ortaya koymakta.
Adalet Bakanlığı'nın derhal olayın üzerine gitmesi, Türkiye'deki sorumlularını da en kısa zamanda yargı önüne çıkarması gerekir.
Olay çok boyutludur, 5 yılda 200 bin kişiden toplanan 41 milyon Euro'nun 17 milyonu Türkiye'ye gönderilmiş, bunun sadece 8 milyonu Deniz Feneri'ne ulaşmış, geri kalanı başka amaçlarla kullanılmış.
En iyi ihtimalle 9 milyon Euro'luk bir hırsızlık söz konusu.
Yani
insanlardan "Kurban keseceğiz", "Filistin'e yardım göndereceğiz" denilerek toplanan paralar, özel şirketler için kullanılmış.
Dünyada bundan daha ağır bir dolandırıcılık biçimi olur mu bilemiyorum.
O yüzden bu olaya bulaşmış herkesin mutlaka cezalandırılması gerektiğine inanıyorum.
Bu, olayın dolandırıcılık boyutu.
Ancak, olayın bir de mahkeme başkanının ifadesiyle Türk medyası boyutu var.
Türkiye'de bir kısım medya bu olayı bazı boyutlarıyla çarpıtma, tutanaklarda olan ifadeleri değiştirme yoluna gitti.
Mesela, Türk hükümetinin Almanya'ya bu dava nedeniyle baskı yaptığı iddiası ortaya atıldı.
Hakim Johann Müller, bakın kararını açıklarken bu iddialar için ne dedi:
"Mahkemeye baskı ve Türkiye ile Almanya arasında pazarlık iddiaları ortaya atıldı. Bu sadece rutin bir bilgi alışverişiydi ve herhangi bir pazarlık söz konusu değildi. Burası Almanya. Burada yargı bağımsızdır. Hiçbir şekilde baskı söz konusu değildir."
Müller, ayrıca davanın Türkiye'de siyasi malzeme yapılmasından duyduğu rahatsızlığı da dile getirdi.
Bu da Alman yargısının Türk medyasına bakışını göstermesi açısından ilginçti.
Bütün bunlar geride kaldı.
Net olan tek şey var, yardım amacıyla toplanan paraların iç edilmesi.
Türk adaleti burada üzerine düşeni yapmak zorunda.,,kaynak,sabah