33 "yaşam" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)
"yaşam" etiketi kullanan diğer içerikler resimler
,
videolarOnkologlar kanserin, hücrenin yanlış beslenmesinden dolayı
ortaya çıktığına dikkat çekiyor. İşte kanserden koruyacak altın
öğütler...
Kanser,
genellikle 40'lı yaşlardan sonra sıklığı artan bir hastalık. Erken tanı
ve basit yöntemler çağın illetinden yakanızı sıyırmanızı sağlayabilir.
İşte kanserden koruyacak altın öğütler...
Onkologlar kanserin,
hücrenin yanlış beslenmesinden dolayı ortaya çıktığına dikkat çekti.
Dr. Tolga Evren, beslenme kültürünü ve yaşam şeklini değiştirerek
kanserden büyük oranda korunulabileceğini belirtti. Evren, çağın
vebasından kurtulmanın uygulanabilecek basit kurallarını aktardı...
1-Un ve şekerden kaçınarak insülin direncini yenin.
2-Hiçbir şekilde tatlandırıcı ve tatlandırıcı içeren `light` hafif yiyecek ve içecek tüketmeyin.
3-Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin.
4-Bol taze sebze ve meyve yiyin.
5-Yeterli
omega-3 alın; ayçiçeği, mısır, soya, pamuk ve margarin gibi yağları
diyetinizden çıkartın. Bunların yerine zeytinyağı ve doğal hayvani
yağları (tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı) yiyin.
6-Kefir, yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi probiyotiklerden (faydalı mikroplar) zengin gıdalarla beslenin.
7-Özgür
dolaşan hayvanların etini ve yumurtasını yiyin. Mümkünse manda sütü
kullanın. Süt yerine süt ürünlerini (yoğurt, peynir) tercih edin.
8-Günde iki diş sarımsak ve/veya 1 baş kuru soğan tüketin.
9-Günde 1-2 tatlı kaşığı zerdeçal tozu tüketin
10-Yeşil ve siyah çay tüketin (şekersiz!)
11-Yağsız et yiyin ve etin üzerindeki yağları temizleyin.
12-Protein ihtiyacını beyaz etlerle, baklagillerden karşılayın.
13- Stresten uzak durun.
14-Düzenli uyuyun.
15-Çevresel toksinlerden ve sigaradan uzak durum.
16-D vitamini düzeyinizi yükseltmek için dengeli güneşlenin ya da D vitamini takviyesi alın.
17-Egzersiz yapın.
18-Alkol kullanmayın.
19-İşlenmiş soya ürünü yemeyin.
20-Yemekleri geleneksel yöntemler (buğulama, buharda pişirme) ile pişirin.
21-Hızlı pişirme yöntemleri (mikrodalga gibi) besin kayıplarına yol açar; ayrıca kanserojen ihtiva eder.
22-Daha çok toprak (güveç), cam ya da kalaylı bakır kapları tercih edin. Emaye ve çelik tencere daha sonraki tercihlerdir.
stanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Erkan Topuz’dan şok açıklamalar... Kanser ilk sırada yer alacak!
Hergün
kanser ile ilgili yeni birşey okuyoruz, yeni birşey duyuyoruz. Bir
gazete domatesin bilmemne kanserine iyi geldiğini yazıyor, bir başka
gazete ise fındığın bilmemne kanserini tedavi edici özelliğinden
bahsediyor. Kafamız karışıyor, neye inanacağımızı şaşırıyoruz.
Sürekli
ünlülerin, başarılı isimlerin kanser ile mücadelesini okuyor, onlar
bile bu kadar refaha, kontrole, dikkate rağmen yakalandıysa bizim hiç
şansımız yok diye dertleniyoruz. Etrafımızda sürekli birilerinin
kansere yakalandığını öğreniyor ve korkuyoruz!
Peki ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız? Nasıl korunmalıyız?
Türkiye’de
kanserle mücadele denilince akla ilk gelen isimlerden İstanbul
Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Erkan Topuz’a
sordum. Anlattıkları, öğrettikleri nedeniyle kaç gündür kendime
gelemedim. Ve inanın onunla konuştuktan sonra herşeyi değilse de,
hayatımdaki birçok şeyi değiştirdim!
Etrafımızda, yakın
çevremizde, ünlüler arasında sürekli yeni birilerinin kanser olduğu
haberini alıyoruz. Hem de çok erken yaşlarda da kansere yakalanıldığını
görüyoruz artık. Bu artış devam edecek mi, nereye kadar edecek, kanser
gerçekten de o çok klişe deyimle çağın vebası mı olacak?
2020
yılında 20 milyon kişi kansere yakalanacak. Kardiyovasküler
hastalıklardan sonra kanser ikinci sıradaydı, ama önümüzdeki yıllarda
kanser birinci sıraya geçecek. Geçiyor! Belki üç beş sene sonra birinci
sırada olacak.
Peki artış nedeni ne?
Kanserin artış
sebeplerinin en önemlisi, çevre kirliliği, aldığımız gıdalar, çevre
kirliliği ile beraber ozon tabakasının delinmesi. Yalnız çevre
kirliliği dediğimiz zaman herşey giriyor içine… Kanser esasında anne
karnında başlıyor.
Nasıl yani?
Hatta anne karnından
da önce. Endüstri yakıtlarıyla ve alkol ile çalışan fabrikalarda
çalışan babaların spermlerinde bozukluk meydana geliyor. Ve onların
çocuklarında kanser riski 6 kat artmış oluyor. Çocuk anne karnına
düştükten sonra annenin kendisi sigara içmese bile çevreden aldığı
duman bile, egzosdan çıkan duman bile anne karnındaki bebeği etkiliyor.
Yapılan çalışmalar göstermiş ki doğmamış çocukların amniyo sıvısında,
bebek anne karnında o sıvının içinde yüzer ya, bol miktarda pestisit
bulunmuş.
Pestisit ne demek?
Deterjan artıkları,
fabrika artıkları, etrafa sıkılan böcek ilaçları artıkları, inorganik
gübreler, plastik artıkları, bunların hepsi pestisit. Yani insanlar
tarafından üretilmiş zehirlere pestisit deniliyor. Yani kanser yapan
maddeler!
İşte bu pestisitler amniyo sıvısında bulunmuş ve
dahası bu pestisitler çocuk doğduktan sonra anne sütünde de bulunmuş.
Normalde plasenta korur ama korumasına rağmen plasenta üzerinde de
aşağı yukarı 280 üzerinde toksik maddenin geçtiği gözlenmiş anneden
bebeğe.
Yeni doğan çocuğun kanında ise 230 tane endüstriyel kimyasal madde bulunmuş, bunun da yüzde 80’i kanserojen çıkmış.
Anne
sigara dumanından bile etkileniyor yani, bırak içmeyi! Hamileyken alkol
alması, inorganik beslenmesi, deterjanların toksitesi, mesela çamaşır
makinasında kullandığı deterjanlar, bulaşık makinasında kullandığı
deterjanlar, kullandığı plastik kaplar hep bebeği etkileyen faktörler.
Annelerin bir kere bile basit bir akciğer filmi çektirmesi çocuğun lösemi riskini 2 katına çıkarıyor.
Anneler
eğer 8 hafta boyunca çok sıkı bir şekilde organik beslenirlerse çocuğun
kanser olması konusunda bunun tamamen önleyici olduğu iddia ediliyor.
Hangi 8 hafta?
Hamilelikteki herhangi bir 8 hafta. Çocuk çünkü gelişmeye devam ediyor.
Şimdi bir de bu organik yiyecek modası çıktı. Neden organik yiyecekler? Marketten aldığımızdan farkı ne organik yiyeceklerin?
Pikeatanol
denilen kansere saldıran maddeler var organik yiyeceklerde. Organik
yiyecekler ilaçlanmadıkları için mantarlar ve bitki haşerelerine karşı
kendileri bir madde üretip öyle yenmeye çalışıyorlar. İşte bu maddeyi
aldığımız zaman vücudun kanserle savaşmasını sağlamış oluyoruz. Çok
önemli! Ötekilerde zaten böcek ilacı verdiğimiz için o mekanizma
gelişmiyor. Zaten biz ona saldıran mantarı ve diğer bitki haşerelerini
öldürüyoruz. O yüzden de o savaş maddesi olmuyor.
Peki çocuk doğduktan sonra onu kanserden korumak için nelere dikkat etmeli?
Çocuklarımız
her an zehirin içinde yürüyorlar. Mesela o yeşil, yemyeşil çayırlarda,
imrenerek baktığımız çayırlarda, tabii olmayan bizim yetiştirdiğimiz
çayırlarda kimyasal ürünler vardır. Daha uzun süre yeşil kalsınlar ve
içlerinde ayrık otları olmasın diye. O yüzden o çayırlar da kanserojen.
Çocuk orada yuvarlanıyor, oynuyor, zıplıyor, eve geldiği zaman o
kanserojen maddeleri de beraber getiriyor. Bunlara da dikkat etmeli.
Yani çayır bile kanserojen.
O yüzden eski adetleri
destekliyoruz. Eve gelindiğinde dışarıda giyilen ayakkabı mutlaka
çıkarılmalı. Çünkü bu dışarıdan gelen kanserojen maddelerin bütün eve
dağılmasına neden oluyor. Zaten o maddeleri en çok tutan da halılar!
Peki çocukların beslenmesi?
Çocuk
annenin aldığı gıdayı alır. Yani annenin çok akıllıca beslenmesi lazım.
Çocuklarımızı fast fuddan korumalıyız. Özellikle yoğurt kültürü
vermeliyiz. Gökkuşağının bütün renklerindeki yiyeceklerden
faydalandırmalıyız çocukları. Balık yemelililer, civasız balık ama.
Fast fud haftada üç kereden fazla verildiğinde lenfoma, beyin tümörü 3
kat fazla oluyor. O yüzden tavsiyem haftada bir, hatta 15 günde bir
fast food yemesi çocukların. Kırmızı etten büyüme çağında haftada iki
kere yiyebilirler. Asıl balık yemeliler. Beyaz et terbiyesi vermek
lazım çocuklara.
Hormonlu gıdalardan uzak durmalı, aksi takdirde
biliyorsunuz kızlar çok erken adet görüyor, 8 - 9 yaşında adet gören
kızlar var. Bu çok tehlikeli bir olay! Meme kanserine yol açabilen bir
olay! Erken adet görmek, geç menapoz kadınlar için meme kanserinin en
önemli nedenlerinden biri.
Bire beş yeşil yemek lazım, bol spor
yaptırmak lazım çocuklarımıza. Çünkü gelecek nesilde o kadar çok kanser
olacak ki belki böylelikle riski biraz azaltabiliriz. 20 sene sonra çok
daha erken kanserlere rastlayacağız.
Epigonom denilen bir madde
var vücutta. Bu madde kanser geldiği zaman gene kapatma emri veriyor,
gene “ Korun” diyor. Pestisitler anne babadaki epigenon maddesini yok
ediyor. Epigenon olmadığı için de çocuklar kansere çok açık oluyorlar.
Annelerin
özellikle petrol ürünlerinden kaçması gerekiyor. Herşey petrol ürününe
giriyor, plastik, deterjan…O yüzden bazı ülkelerde petrole şeytanın
dışkısı derler.
Yani o kadar zararlı…Şeytanın dışkısı denecek kadar zararlı…
Bir de radyasyon var. Kullandığımız teknolojik ürünlerin hemen hepsinde hem de…Ondan nasıl korunmalı?
Genellikle
cep telefonları ile 30 saniyeden fazla konuşmayın diyoruz. En fazla bir
dakika. Ya da kulaklık takın. 10 sene sonra beyin tümörleri iki katına
çıkacak. Her ne kadar büyük telefon üreticileri tehlikeyi en aza
indirdiklerini söylüyorsa da araştırmalar telefonların büyük radyasyon
yaydığını ve beyin tümörlerinin iki katına çıkacağını gösteriyor.
Televizyon en azından 5 metre ve ya 7 metre mesafeden seyretmemiz
gereikor. Baz istasyonlarından 1 kilometre mesafede olmamız lazım.
Sadece insanlar mı etkileniyor bu radyasyondan, pestisitlerden?
Tabii
ki sadece insanları değil diğer memelileri de etkiliyor. Beyaz
balinaların nesli tükenmek üzere, sebebi de dörtte birinin kolon
kanserine yakalanmaları. Nedeni körfezağızlarındaki zehirli artıklardan
etkilenmeleri. Örneğin Kaliforniya’da deniz aslanları iki sene önce ölü
olarak sahile vurdular. Bunların yüzde 20 sinde genital kanser bulundu.
Washington’daki bir nehirdeki balıklarda 16 cins kanser tespit edildi.
Köpeklerde mesane kanseri son zamanlarda 6 kat arttı.
Yani durmadan dünyayı zehirliyoruz.
Ama
kanser tedavisinde çok büyük ilerlemeler var, çok büyük paralar
harcanıyor. 2025 yılında 300 milyar dolarlık kazanç sağlayacak ilaç
firmaları. Bu kazancın yüzde 10’unu yüzde 20’sini çevre sağlığına
harcamış olsalar kansere yakalanma oranı çok daha azalacak. Zaten
1990’a kadar hep kanseri yeneceğiz, ilaçları yok edeceğiz diye
uğraşıyorduk. Fakat yok etmek bir yana kanser geliyor çığ gibi. Kansere
tutulmak iş değil. En önemli laf şu “Bir korunma bin tedaviden
evladır”. Korunmak çok önemli. 1990’dan sonra korunmaya önem verme
başladık. Kanserden korunmak çok önemli. Kanser milyonlarca dolar da
devlete ekonomik yük getiriyor, hastaya yük getiriyor, aileye yük
getiriyor.
Peki ne yapacağız. Büyükşehirlerde yaşıyoruz
organik yiyecek bulma, egzosdan kaçma, radyasyondan korunma gibi
şanslarımız yok. Ne kadar korunabiliriz ki?
Bu kansere yol açan faktörleri devlet yavaş yavaş kaldıracak kanunlarla…
Devleti bekleyene kadar…Biz kişisel olarak ne yapabiliriz, madem bir korunma bin tedaviden evla?
Balkonda
kendine bir yer yapacak biberini yetiştireceksin, domatesini
yetiştireceksin. Kendine ufak bir tarım bahçesi yapacaksın, çok
güvendiğin tescilli olduğunu bildiğin organik gıdalardan yemeye
çalışacaksın. Bol yeşil tüketeceksin, bol meyva yiyeceksin. Hiç değilse
haftada bir iki gün yeşil bir yerde 5 - 6 saat yürüyeceksin.
Kozmetiklerden kaçacaksın, bütün kullandığınız kozmetik şampuanlar, saç
boyaları, cilt kremleri kanserojendir. Özellikle cilt kremlerine cildi
gergin tutsun diye bakır konulur, o da kanserojendir ayrıca kanserin
damarlanmasını da artırır.
Evdeki çamaşır makinasında doğal
deterjan kullanacaksın, bulaşık makinasında bulaşığını yıkadıktan sonra
muhakkak sirkeli veya limonlu suyla çalkalayıp öyle sofraya koyacaksın.
Eve ayakkabı ile girmeyeceksin. Halıları çok kuvvetli
süpürgelerle temizleyeceksin. Evi devamlı havalandıracaksın. Evde
plastik kap, alümünyüm kap kullanmayacaksın. Onun yerine porselen,
çelik ya da cam kullanacaksın.
Genellikle zeytinyağı
tüketeceksin. Gökkuşağının tüm renklerindeki meyve ve sebzelerden
hergün ufak parçalarda olsa muhakkak tüketeceksin.Yemeğe ete karşı bire
oranında beş sebze atacaksın.
Temizlik yaparken fısfıslı
ürünleri değil de kendin evde ürettiğin sirkeli ürünleri tercih
edeceksin. Gümüş parlatırken, ocak silerken filan…Oda spreyi sıkınca
odadan dışarı kaçacaksın. Koltuk altı spreyi kullanmayacaksın.
Zeytinyağlı sabunlar veya defne sabunu kullanacaksın. Kafanı ya o
sabunlarla ya da bebe şampuanıyla yıkayacaksın.
Çin mallarından
kaçacaksın. Çin mallarında kanserojen madde, çok fazla! Gıdalarında,
bütün plastik maddelerinde, oyuncaklarında, hatta üzerimize giydiğimiz
ketenlerinde bile. Boyaları zehirli, kalitesiz ve kanserojen! O yüzden
isim değiştirdiler şimdi, made in PRC yazıyor üzerinde artık. Made in
China yazmıyor artık.
Sigara çok önemli, sigarada 4000’in
üzerinde kanserojen madde var. Bir de kanseri iyice artıran bazı
maddeler de var. Amonyak gibi, siyanür gibi, arsenik gibi örneğin…
Yani
mücadeleni biraz da kendin yapacaksın. Devlet de kanunlarla kanserojen
maddelerin kullanımını kontrol altına almalı, ama sen de yapacaksın!
GAZETEPORT,kaynak,vatan
İki kolunu birden kazada kaybeden çiftçiye, 16 saatlik operasyonla 20 yaşındaki gencin kolları başarıyla nakledildi
DIŞ HABERLER
Dünyanın ilk çift kol nakli
.
Münih’te bulunan Klinikum rechts der Isar Hastanesi’nde iki kolunu da
bir kazada kaybeden 54 yaşındaki çiftçiye, 18-20 yaşlarındaki bir
gencin kolları nakledildi. 40 cerrah, hemşire ve doktordan oluşan bir
ekibin gerçekleştirdiği ameliyat tam 16 saat sürdü. Doktorlar, kolun
renginin hastanın bedenine uyması için geçen kasım ayından beri donör
arıyordu. Bir trafik kazasına kurban giden donör, kolları ameliyata
yetiştirilsin diye birkaç gün yaşam destek ünitesi ile hayatta tutuldu.
Kesilen kollar önce soğuk bir kapta muhafaza edildi. Ancak bir sorun
vardı. Donmuş kan bulunan kollar, hastaya nakledildiğinde hayati
tehlike oluştururdu. Doktorlar, bu problemi de kollara kan akışını
keserek buldu.
2 yıl bekleyecek
Nakil ekibinin
lideri Prof. Edgar Biemer, hastanın vücudunun kolları reddetme
olasılığı olduğunu ve kolları kullanması için en az 2 yıl beklemesi
gerektiğini söyledi. Prof. Biemer, “Ondan piyano çalmasını
beklemiyoruz. Ama en azından yaşam kalitesi artacak” diye konuştu.
Dünyanın ilk uzuv nakli, Eylül 1998’de Fransa’da yapılmış, Yeni
Zelandalı bir hastaya bir başkasının eli nakledilmişti. 2,5 yıl önce de
yine Fransız doktorlar, dünyanın ilk yüz naklini gerçekleştirmiş ve
İsabelle Dinoire’a (38) kadavradan alınan burun ve çene nakletmişti.Cep telefonunu çalıştığınız ve uyuduğunuz yerde kendinizden en az 60-70 santimetre uzakta tutun!
AA
Akdeniz
Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü Başkanı Yrd. Doç.
Dr. Şükrü Özen, cep telefonlarının beyin tümörleri ve alzheimer gibi
rahatsızlıklara neden
olabildiğini belirterek, "Cep telefonunu
çalıştığınız ve uyuduğunuz yerde kendinizden en az 60-70 santimetre
uzakta tutun" uyarısında
bulundu.
Şükrü Özen, AA muhabirine
yaptığı açıklamada, cep telefonunun insan sağlığına zararları konusunda
tanımlanmış güvenlik standartlarında henüz bir konsensüs
sağlanmadığını, bu konuda ülkelerin farklı kriterleri olduğunu ifade
etti. Cep telefonlarının insan sağlığına zararları
konusunda bir
ölçüt olması gerektiğini vurgulayan Şükrü Özen, şöyle konuştu: "Cep
telefonunun zararları konusunda her geçen yıl çok sayıda araştırma
yapılıyor, bunların sonuçları yayınlanıyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün bu
konuda çalışmaları var. Çok daha düşük seviyeli, uzun süreli
elektromanyetik dalgalara maruz kalan insanların biyolojik yapılarında
negatif
etkilerin ortaya çıktığını gösteren çalışmalar yayınlanmaya başladı.
Cep telefonlarının özellikle beyin tümörleri, unutkanlık, uyku hali,
alzheimer gibi yan etkilerinden bahsediliyor. Özellikle çocuklar,
biyolojik
yapıları yeni gelişmekte olduğu için çok hassas gruplar. Onun için
çocuklarda cep telefonu kullanımının yasaklanması, izin verilmemesi
öneriliyor."
-KORUNMAK İÇİN NE YAPMALI?-
Şükrü Özen,
cep telefonu teknolojisinin günlük hayatta kullanımının kaçınılmaz
olduğunu, ancak insan sağlığına olumsuz etkilerinin önüne
geçmek için de bazı önlemler alınabileceğini anlattı.
Cep
telefonlarının kişinin bulunduğu noktadaki en yakın aktarıcıyla
iletişim kurduğuna dikkati çeken Özen, cihazın kişi telefonla
konuşmazken
bile sürekli sinyal linki olduğunu vurguladı. Cep telefonlarının pasif
de olsa sürekli çalıştığını ifade eden Özen, şöyle
devam etti:
"Burada kullanıcı açısından pratik bazı önlemler var. Cep telefonunu
çok uzun süre ve aynı kulakta kullanmamak başlıca önlemlerden birisi.
Cep
telefonu bir muhabbet aracı değil, ihtiyaç aracı. Bu yüzden konuşmaları
fazla uzatmamak lazım. Ayrıca vücutta taşımamak da önemli.
Kalbe yakın bölgelerde, gömleğin cebinde taşıyanları hepimiz görüyoruz.
Boynuna
askılarla asanlar var, özellikle kadınlar. Çanta varsa
çantadataşınmalı. Cep telefonunu çalıştığınız ve uyuduğunuz yerde
kendinizden en az 60-70 santim uzakta tutun. Küçük mesafe gibi görünse
bile cep telefonunuzu kendinizden uzak tutmanız önemli bir koruma
sağlar." Özen, cep telefonlarının en yakın istasyona bağlanması
sırasında eğer
ortam müsait değilse daha fazla güç harcadığına da dikkati çekti.
Bina
içinde, önleyici faktörlerin olduğu bir yerde bulunulması halinde cep
telefonunun linki sağlamak için gücünü artıracağına işaret eden
Özen,
"O zaman telefon daha yüksek güç harcayacak, zorlandığı için de yaydığı
alan seviyesi yükselecektir. Araç içindeyken cep telefonuyla konuşmak
da riski artırır. Araç metalik bir gövdeye sahip olduğu için
araç içinde mümkün olduğu kadar cep telefonuyla konuşmamak gerekiyor" dedi.
-"ALIRKEN SARJ ÖZELLİĞİNE BAKIN"-
Yrd.
Doç. Dr. Şükrü Özen, cep telefonuyla konuşurken ortaya çıkan enerjinin
vücuttaki özgül soğrulma oranının SAR (Spesific Absorption
Rate) ile
ölçüldüğünü belirterek, "SAR'ın birimi watt/kilogramdır. Yani bir
kilogramda depolanan watt diye tanımlanır. Biz cep telefonlarında
SAR
özelliğine bakılmasını tavsiye ediyoruz. Satın alırken de SAR'ı en
düşük cep telefonunu tercih etmek gerekiyor" diye konuştu.Amerikalı
bilim adamları, insanın görme duyusunu kopya edebilen bir kamera
geliştirmeyi başardı. Illinois Üniversitesi uzmanlarına göre yeni
buluşta ışık eğimli bir yüzeyden yansıdığı için insan gözünün sağladığı
kadar “gerçekçi” görüntüler alınabiliyor. Geleneksel kameralarda
kenarların bulanık göründüğüne dikkat çeken uzmanlar, eğimli kamerayla
bu sorunun çözüldüğünü belirtti. Biyonik gözü beyne bağlamak için
araştırmalar ise sürüyor.,kaynak,vatan
Yeditepe Üniversitesi'nden bilim adamları tıpta çığır açacak bir buluşa imza attı
AA
Yeditepe
Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Bedrettin Dalan, Mühendislik ve
Mimarlık Fakültesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü Başkanı Prof. Dr.
Fikrettin Şahin yönetimindeki bir grup bilim insanının yaptığı yeni
programlamayla bundan sonra hücresel gen tedavisinin emniyetli bir
şekilde yapılmasının önünün açıldığını bildirdi.
Çalışmanın
kamuoyuna tanıtımı amacıyla Yeditepe Üniversitesi 26 Ağustos
Yerleşkesi'nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Dalan, eskiden
insanda sadece göbek bağında ve daha sonra diş kökünde var olduğu
ispatlanan kök hücreyi yeniden programlayarak bir nevi embriyonik kök
hücre haline getirildiğini hatırlattı.

Embriyonik
hücrenin özelliğinin çoğalarak, bölünerek, yeni hücreler yaratabilmesi,
yani canlıdan canlı yaratma hadisesi olduğunu ifade eden Dalan, “Bunun
için eskiden kordonlar saklanıyordu çocuklar doğunca... Arkadaşların
teknolojisiyle bu kordon bankacılığı, diş bankacılığı artık dünyada
sonuna gelmiş oluyor. Çünkü şimdi insanın bankası kendi dişinde saklı.
Bu ispat edildi. Bunu daha kolay saklanır hale dişi değil de hücreyi
saklayacak hale geldiler. İkincisi de şimdiye kadar yeniden programlama
yapılmış. Ancak bunlar iyileştirme için hastalıklarda kullanıldığı
zaman kendi içinde başka yan tesirleri olabiliyor. Kanserler
olabiliyor, hastalıklar ortaya çıkartabiliyor. Bu ekibin yaptığı
yeniden programlamada, bu yan etkiler tamamen ortadan kaldırılmış
oluyor. Bunun anlamı da şu bundan sonra hücresel gen tedavisinin
emniyetli bir şekilde yapılmasının önü dünya çapında daha emniyetli
şekilde açılmış olacak. Gen tedavisi dediğinizde kanserden tutun,
aklınıza ne geliyorsa bir sürü hastalıkların daha emniyetli bir şekilde
hücresel gen tedavisi yoluyla tedavi edilmesinin yolu açıldı. Karaciğer
hastalıkları, bir sürü hastalıkların dolasıyla genetik olarak emniyetli
bir şekilde tedavi edilebilmesinin yolu bugün itibarıyla açıldı.”

Dalan,
bu teknolojinin dünyada ilk olduğu, son derece geniş araştırmalarla
yapıldığını ve bulunduğunu ifade ederek, patent için müracaatın da
gerçekleştirildiğini bildirdi.
SİVRİSİNEKLER YOK EDİLECEK
Üniversitenin
Genetik ve Biyomühendislik Bölümü'nce daha birçok önemli çalışmanın
yapıldığını belirten Dalan, insanlık için tehlike oluşturan
sivrisinekleri tümüyle yok edecek çalışmaların üniversitede
tamamlandığını söyledi. Dalan, “Çalışmalar inşallah tamamen bittiğinde,
insanın bir düşmanı daha yer yüzünden yok olacak. Sivrisineğin
larvasını tamamen yok eden çalışmalar bakteriyel çalışma ile bitirildi”
dedi.
Bölüm bünyesinde yapılacak çalışmalar için 60 milyon dolar
yatırım yapıldığını kaydeden Dalan, çalışmalar ilerledikçe
yatırımlarının artacağını ifade etti.,kaynak,vatan Bu yöntem anesteziye alerjisi olanlara, hamileliğinin ilk 3
ayında diş tedavisi gerekenlere ve dişçi koltuğundan korkanlara umut
oldu
ANKA
Yeni
diş lazeri anesteziye alerjisi olanlara, kronik hastalıkları nedeniyle
anestezi uygulanması riskli bulunanlara, hamileliğinin ilk 3 ayında diş
tedavisi gerekenlere ve dişçi koltuğundan korkanlara umut oldu. Yeni
lazer yöntemi, ağrısız, kansız, anestezisiz ve komplikasyon riski düşük
tedavi olabilme imkanı sunuyor.
Oral Lazer Uygulamaları Derneği
(OLUD) Kurucu Üyesi Diş Hekimi Gizem Berk, ANKA’ya yaptığı açıklamada,
yeni diş lazeriyle, diş ve diş eti hastalıklarının tedavisinden diş
estetiğine kadar her türlü işlemin yapılabildiğini söyledi. Dr. Berk,
lazer yöntemi ile çürüklerin temizlendiğini, diş dolgularının, kanal
tedavilerinin, kök ucundaki iltihapların kurutulduğunu belirterek
“Ayrıca diş etindeki ve çene kemiğindeki her türlü cerrahi işlem ve
estetik diş tedavileri yapılıp, diş eti şekillendirilebiliyor. Bunların
yanı sıra diş rengi beyazlatılıyor, hassas dişlerin hassasiyeti
gideriliyor, aft ve uçuk tedavileri yapılıyor” dedi.
-SESE, AĞRIYA VE KANAMAYA SON-
Dr.
Berk, diş lazeri ile yapılan diş tedavilerinin, klasik yöntemlere göre
avantajlı olduğuna dikkati çekerek, “Lazer ile dişe ve diğer dokulara
temas edilmeden çalışıldığı için sürtünme, basınç, ısı ve titreşim
olmaz. Ses duyulmaz ve lazer enerjisi, beyine ağrı iletimini kestiği
için ağrı ya da basınç hissedilmez” dedi. Bu yöntem ile yapılan diş
çürüğü tedavilerinde dolguların diğer yöntemden daha dayanıklı olduğunu
ve daha uzun süre kullanıldığını belirten Dr. Berk şunları söyledi:
“Dolgu,
yapıştırma esasına göre yapılır. Lazer yönteminde, dolgunun dişe daha
iyi tutunması için bölge girintili şekilde oyulur. Bu nedenle dişe iyi
tutunan dolgu daha sağlam olur, uzun süre kullanılır ve sonrasında
hassasiyet hissedilmez. Ayrıca lazer kullanılan bölgelerde yüzde yüz
dezenfeksiyon ve sterilizasyon sağlandığı için, o bölgede tekrar
enfeksiyon oluşması ve çürük başlaması riski söz konusu değildir.”
Lazer
ile yapılan cerrahi girişimlerde, hemen hemen hiç kanamanın olmadığını
ifade eden Dr. Berk, cerrahi işlem sonrasında da ortaya çıkabilecek
şişme ve komplikasyon ihtimalinin olmadığını, yaralı bölgenin daha kısa
sürede iyileştiğini kaydetti. Berk, hastanın, tedavinin ardından günlük
hayatını kolaylıkla sürdürebildiğini, konuşma ve yemek yemede zorlanma
gibi olumsuzlukları yaşamadığını belirtti.
-YÜZDE 90’INDA ANESTEZİYE GEREK YOK-
Dr.
Berk, lazer yöntemiyle yapılan tedavilerin yüzde 90´ında anestezi
uygulanmadığını ancak kapsamlı cerrahi müdahalede anestezi yapıldığını
söyledi. Anesteziye alerjisi olanların, böbrek ve kalp gibi kronik
hastalıkları nedeniyle anestezi uygulanması riski bulunanların bu
yöntem ile tedavi olabileceklerini belirten Dr. Berk, diş ve diş eti
problemi yaşayıp da hamile olduğu için tedavi imkanı bulunmayanların da
lazer ile sağlıklarına kavuşabileceklerini kaydetti.
-YARIM SAATTE DİŞ BEYAZLATMA-
Diş
estetiğinin ve son yıllarda çok sık kullanılan ancak uzun süren diş
beyazlatma işleminin de bu yöntem ile daha kısa sürede yapılabildiğini
belirten Dr. Berk, “Dişler, lazer yöntemiyle, muayenehane ortamında tek
seansta ve yaklaşık 30 dakikada 5-6 ton beyazlatılabiliyor” diye
konuştu. Dr. Berk, klasik yöntemlerle hiçbir şekilde önlenemeyen ve
tedavi edilemeyen aftlar ve uçukların da kolaylıkla iyileştirildiğini
anlatarak, yöntemin diğer avantajlarını şöyle sıraladı:
”Diş
etlerinde genetik olarak aşırı derecede mor renklenme bulunan
hastalarda, 3 veya 4 seans boyunca lazer ile peeling yapılarak sorun
halledilebiliyor. Estetik diş hekimliği uygulamalarından porselen
lamineler ve kuronlar yapıştırılmadan önce diş yüzeyine lazerle
anestezisiz olarak aşındırma yapılabiliyor. Böylelikle kronların düşme
riski tamamen ortadan kalkıyor. Diş eti iltihapları ve kanal
tedavilerinde de lazer enerjisinin ortamda yarattığı sterilizasyon
sayesinde tedavinin başarı oranı artıyor.
-MUTLAKA UZMANLAR TARAFINDAN YAPILMALI-
Lazer
yöntemini, bu konuda özel eğitim almamış diş hekimlerinin kullanmaması
gerektiğini vurgulayan Dr. Gizem Berk, hatalı ya da yanlış kullanım
sonucunda istenmeyen dokuların zarar görebileceğini, kemikte yanma ya
da iltihap olabileceğini söyledi. Dr. Berk, diş hekimlerinin yüzde
90´ında bulunan mavi ışıklı cihazın lazer olarak düşünülmemesi
gerektiğini, lazerle tedavi adı altında hastaların yanlış
bilgilendirildiğini de vurgulayarak, “Bu güçlendirilmiş gün ışığıdır ve
beyaz dolgunun sertleştirilmesi için kullanılır. Lazer cihazı değildir.
Hastalar, lazer cihazını ve hekimin sertifikasını görmeli” uyarısında
bulundu.
Etiketler:
dis
korku
lazer
AVUSTRALYALI
bilim adamları nezle tedavisinde kullanılacak bir hap geliştirdi.
Deneyleri devam eden BTA798 adlı ilaç, nezleye sebep olan virüsün içine
girerek, virüsün vücut hücrelerine sızmasını engelliyor. İlacın burun
akmalarını birkaç saatte iyileştirebileceği belirtiliyor. İlacın beş
yıl sene içerisinde piyasada çıkması bekleniyor.
İsveç’İn
Gıda Maddelerini Denetleme Kurulu, vatandaşlara uzun yaşamaları için D
vitaminini tüketmeleri tavsiyesinde bulundu. ABD ve İsveç’te yapılan
son araştırmalar, D vitamini eksikliği olanların, bu vitamine yeterli
derecede sahip kişilere göre daha az yaşadığını ortaya koydu. Ölen 1806
kişinin verilerini inceleyen uzmanlar, D vitamini yönünden zengin
yiyeceklerle beslenenlerin diğerlerine oranla daha uzun yaşama şansının
yüzde 26 oranında arttığını belirledi.,kaynak,vatan
Uzmanlardan bronz ten sevenlere kötü haber! "Sağlıklı bronzlaşma" mümkün değil
AA
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi
Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Emel Erkek, "sağlıklı bronzlaşma"
olmadığını belirterek, "Bronzlaşmak, deri yaşlanmasını peşin olarak
kabullenmek ve deri kanseri riskini göze almak demektir" uyarısında
bulundu.
Doç. Dr. Erkek, bronz tene kavuşmak isteyenlerin aldıkları risklere ve
bu risklerden korunma yollarına yönelik yaptığı yazılı açıklamada, deri
yaşlanmasının büyük oranda güneşle ilgili olduğunu, bu nedenle yazın
saat 10.00 ile 16.00 arasında mümkün olduğunca güneş altında
kalınmaması, ayrıca sürekli güneşten koruyucu kremler kullanılması
gerektiğini bildirdi.
Deri yaşlanmasında başlıca rolü yüzde 80'lik bir oranla güneş
ışınlarının oynadığını belirten Erkek, bunun yanı sıra yaş faktörünün
yüzde 10, yer çekimi, stres, sigara içimi, hormonal, genetik gibi diğer
nedenlerin de yüzde 10 oranında etkili olduğunu vurguladı.
Doç. Dr. Erkek, "fotoyaşlanma" adı verilen güneş ışınlarına bağlı
yaşlanmanın, güneşe maruz kalan el üstleri ve yüz gibi bölgelerde
belirgin olarak görüldüğünü, sık sık tatile gitme, solaryuma girme gibi
son yıllarda değişen hayat tercihlerinin tehlikelerine işaret etti.
Bu nedenle deri kanserlerinin Türkiye'de hızla arttığını vurgulayan Emel
Erkek, açıklamasında, "(Sağlıklı bronzlaşmak) gibi bir fenomen yoktur.
Bronzlaşmak, deri yaşlanmasını peşin olarak kabullenmek ve deri kanseri
riskini göze almak demektir" ifadesine yer verdi.,kaynak,vatan
Güneş ışınlarının zararlı olan dalga boylarının deride güneş yanığı,
güneş alerjisi, deri yaşlanması, kırışıklıklar, sarkmalar, damar
genişlemeleri, kahverengi lekeler, tümör ve kanserlere yol açabildiğini
vurgulayan Erkek, özellikle beyaz tenli, açık renk gözlü, sarı-kızıl
saçlı kişilerin, sürekli dışarıda çalışanların ve spor yapanların deri
kanserleri için risk grubunu oluşturduğunu anlattı.
Doç. Dr. Erkek, vatandaşların bilinçlenmeleri ve güneşten korunmayı
öğrenmeleriyle bu tür kanserlerin de azalma göstereceğini ifade etti.
KORUYUCU KREMLERİN ÖNEMİ
Doç. Dr. Emel Erkek, güneşin zararlı etkilerinden korunmak için
yapılması gerekenler konusunda da şu önerilerde bulundu:
"Mutlaka koruyucu özellikte geniş kenarlı şapka, kenarları da kapalı
koyu renk gözlük kullanılmalı. Dışarı çıkmak zorunlu ise gölgede
oturulmalı ve uygun giysilerle vücut korunmalıdır. Bu önlemlere rağmen
bir miktar güneşe maruz kalınması kaçınılmazdır. Bu nedenle güneşten
koruyucu kremler kullanılmalıdır. Çocukluktan itibaren güneşten koruyucu
kremlerin düzenli kullanılması ile deri kanserleri yüzde 70 oranında
azalma göstermektedir. Bu kremler ayrıca en önemli anti-aging
kozmetiklerdir.
Güneşten koruyucu kremlerde markadan ziyade koruma faktörü ve uygulama
sıklığı önemlidir. Bu kremlerin koruma faktörü adı verilen numaraları
vardır. Genel olarak bu numara arttıkça güneşten korunma oranı artar.
Etkili bir korunma için numarası 15'ten büyük olan geniş spektrumlu
güneşten koruyucu kremler tercih edilmelidir. Yüz için tercihen faktör
30 ve yukarısı daha uygun olur. Bu kremler dışarı çıkmadan yarım saat
önce yüz, boyun, dudaklar, kulak üstleri, boyun ve erkeklerde saçsız
kafa derisi de dahil tüm açık bölgelere sürülmeli, 4 mevsim boyunca ve
hayat boyu kullanılmalıdır. Bu kremlerin etkinliği terleme, sürtünme ve
denize girip çıkma ile azalmaktadır."
Doç. Dr. Erkek, güneş kremlerinin kış aylarında günde 1-2 kez, kayak
sırasında ve yaz aylarında 2 saatte bir veya daha sık uygulanmasının
önemine işaret ederek, ayrıca ultraviyole ışınların camdan da
geçebildiğinden, balkonda veya pencere önünde otururken dahi
kullanılması gerektiğini belirtti.